1/6Sera
Tahtadaki her blok nereye gideceğini biliyordu. Kırmızı sola kaydı, sarı yukarı; her biri okunu izleyip bir saksıya girdi ve gitti. Tik kaldı. Yüzü dümdüzdü: ne oku vardı ne saksısı. “Ben nereye?” diye sordu boş tahtaya. Bir kelebek kanatlarını açtı. “Belki saksıya değil.”
2/6Sera, öğleden sonra
Kelebek Tik'in üstüne kondu, başını yana yatırdı. “Ok, seni bekleyen yeri gösterir,” dedi. “Saksılar bitkileri bekler. Seni bekleyen yer yoksa ok da çıkmaz.” “Yani bende bir terslik mi var?” “Hayır. Yerin başka yerde. Martıya sor; limanda sayılmamış şey yoktur.”
3/6Liman
Yuvarlanan bir sandık Tik'i rıhtım boyunca götürdü. Bir martı, bağlama direğinde, kendi kendine sayıyordu. “Elli iki. Elli üç.” “Pardon?” “Sayıyorum!” Sonunda: “Yüz elli beş konteyner, hiçbiri senin değil. Seradaki saksı, buradaki konteyner, kedi kafedeki sepet. Sen çelik kutu değilsin. Sepete bak.”
4/6Kedi kafe
Sıcak, sessiz, kızarmış ekmek kokulu. Minik kedi kulaklı bloklar, yumuşak minderlerdeki sepetlere kayıyordu. Pencere kenarındaki sepet boştu; sapına küçük bir etiket bağlıydı. Tik koştu ama bir kedi önce davranıp kıvrıldı. “Beş dakika,” dedi gözünü açmadan. Tik oturup bekledi.
5/6Kedi kafe, biraz sonra
Beş dakika bir saat oldu. Tik etiketi sonunda okudu: küçük, özenli bir çizim, dümdüz yüzlü bir kare; altında tek kelime. Tik. “Bu benim,” dedi Tik. “Hı,” dedi kedi. “Isıttım. İçine kimsenin oturmadığı sepet soğur.”
6/6Kedi kafe, akşam
“Beş dakika,” dedi kedi sonunda, gerindi ve sepetten indi. Sepet boş kaldı. Bekliyordu. Tik'in yüzünde ince beyaz bir çizgi titredi: ok, tam sepeti gösteriyordu. Tik kaydı; minder hâlâ sıcaktı. Yandaki sepette ikinci bir etiket sallanıyordu. Üstünde henüz isim yoktu.